KUR’ÂN-ı KERİM TEFSİRİ -el-İNŞİRAH SÛRESİ’NİN TEFSİRİ

El-İnşirah Suresi cumhura göre Mekke’de nâzil olmuştur. Ed-Duhâ sûresinden sonra, el-Asr sûresinden önce indirilmiştir. Sekiz ayettir. Peygamberliğin 1-2. yıllarında Mekke’de nâzil oldu. Diğer adı da “Şerh”dir. Bu sûre ed-Duhâ suresiyle çok sıkı irtibatlıdır. Ed-Duhâ’nın devamı sayanlar bile vardır. (Tâvûs ve Ömer b.Abdulaziz ). Ed-Duhâ, Hz. Muhammed (s.a.v.)'e gelen vahye kısa bir süre ara verilmesinden sonra indirilen, onu sevindiren, onu ferahlatan, onu nimeti verene şükre götüren bir sûre olmakla beraber, Kur’an-ı Kerim’in bütünlüğü ve kıyamete kadar devamlılığı düşünüldüğünde; 4, 5, 6, 7, 8, ve 11. âyetlerinin El-İnşirah suresiyle sıkı bağının devam ettiği görülür. 5 ve 6. âyetlerinin Medine’de nâzil olduğu ile ilgili Cabir b. Abdullah (r.a.)’ın bir rivayeti vardır. Bu sûreden anlaşılan manalara göre Medine’de indiği düşünülse de cumhura göre Mekkî olduğu kabul ve tesbit olunmuştur.  

Sûrenin Meâli :
Sınırsız rahmeti ve engin merhameti ile hayat veren, yaşatan, koruyan, rahmetine, merhametine, lütfuna, ihsanına ve hayırlara
mazhar eden, rahmân ve rahîm olan Allah'ın izni ve yardımıyla, Allah'ın adıyla...

1 Biz senin iyiliğin için göğsünü İslâm’a, ilme, hikmete, sabra, tahammüle açmadık mı, gönlünü ferahlatmadık mı?
2
 Senin üzerinden, sorumluluğunun, sıkıntılarının, ümmetinin geleceği ile ilgili endişenin ağır yükünü almadık mı?

3
 Sırtındaki çok ağır, seni ezen yükü almadık mı?

4
 Senin hayrına, itibarını, şanını yükseltmedik mi?

5
 Elbette, zorluğun yanında bir kolaylık vardır.

6
 Gerçekten, zorlukla beraber bir kolaylık vardır.

7
 Din ve dünya ile ilgili işlerinin, ibadetlerinin birini bitirdiğin zaman, hemen ötekine başla!

8
 Yalnız Rabbine dua ve niyaza yönel, Rabbine kulluk ve ibadete teşvik et, din ve dünyan ile ilgili taleplerini, düşmanlarına karşı yardımı yalnızca Rabbinden iste.
 

Bu surenin 1.ayeti, 1. çoğul şahısla, olumsuz soru şeklinde başlamakta, “göğsünü, gönlünü” kelimesinin cümlede kullanılması yetecekken “senin için”  ifadesi de cümleye eklenmektedir. “Açmadık mı, ferahlandırmadık mı ?” ifadesiyle Allah Tealâ açma ve ferahlandırma ile birlikte Rasulullah (s.a.v.)’in, bu açılma ve ferahlandırmanın farkında olduğunu da beyan ediyor. Birinci tekil şahıs yerine birinci çoğul şahısla, nimeti verenin büyüklüğü zikredilerek nimetin büyüklüğü ifade ediliyor. Bu âyet, açma ve ferahlandırmanın akılların künhüne vâkıf olamayacağı bir nimet olduğuna delâlet ediyor.

Buradaki birinci çoğul şahsı, Allah Tealâ’nın bu açma ve ferahlandırma ameliyesini doğrudan kendisinin yapmadığı, melekleri vasıtasıyla yaptırdığı şeklinde anlamak da mümkündür. Çünkü, Rasulullah (s.a.v.)  önünde, çevresinde, aklını, yüreğini güçlendirecek melekler görmüştür. (
72/26-28)

72/26 O, duyu ve bilgi alanı ötesini, gayb âlemini bilir. Sırlarına hiç kimseyi vâkıf etmez.

72/27
 Ancak, kendisinden razı olduğu Rasûlü sırlarına vâkıf olabilir. Çünkü, onun önüne arkasına, sağına soluna, gözeteci, koruyucu melekler dizer.


72/28
 Rablerinin tebliğe memur ettiği hususları, tebliğ görevlerini ifalarını tesbit etmek için gözetleyiciler dizer. Allah onların nezdinde, olup bitenleri ilmiyle kudretiyle çepeçevre kuşatmıştır. Her şeyi bir bir sayarak kaydetmiştir.
 Güçlü bir akıl güçlü bir yürekle risalet görevini ifa etmiştir. Karşısındaki gruplar onun heybetinden çekinmişler, ona karşılık verememişlerdir. Ruhen sıkıntıya düşmüş olsaydı, mutlaka alay yollu ona güleceklerdi. Peygamberinin aklını, yüreğini güçlendiren, ötekilerin yüreğine korku salan, peygamberinin gönlünü ferahlandıran, ötekilerin ruhunu sıkıntıya sokan Zât-ı Akdes; tenzih, tesbih ve takdis edilir.“Senin için ..” ifadesiyle (Allah bilir ama) bu göğüs açma, gönül ferahlatma benim için değil, senin, senin peygamberliğinin gereği için manasına geldiği gibi, Peygamber (s.a.v)’in bütün kulluk, ibadet ve taatlerinin Allah  için (ez-Zariyat 56 ), namazları âdâbına, erkânına riâyet ederek Allah’ı zikir için kılması ( Tâhâ 14 )  sebebiyle, ben de bunları Senin için yapıyorum manasına gelir.

51/56
 Ben cinleri ve insanları yalnız beni ilâh tanısınlar, candan müslüman olarak bana teslim olsunlar, saygıyla bana kulluk ve ibadet etsinler, yalnızca benim şeriatıma bağlansınlar, bana boyun eğsinler diye yarattım.


20/14
 “- Benim, ben. Allah’ım. Yalnızca ben hak ilâhım. Beni ilâh tanı, candan müslüman olarak bana teslim ol, saygıyla bana kulluk ve ibadet et, benim şeriatıma bağlan, bana boyun eğ. Devamlı beni hatırında tutman, beni zikretmen; lütfumla, seninle ilgilenmem için namazı âdâbına riayet ederek, aksatmadan kıl.”
  Peygamberliğin sevabının ve faydalarının Allah’a değil Rasule ait olduğunu ifade eder. Benim için değil, senin için, senin menfaatin için göğsünü açtık, gönlünü ferahlattık demektir.Arapçada gam, keder, sıkıntılı derin düşünceler “dıyk ü sadr” ile ifade edilir. Kur’an-ı kerim’de de bu Hicr 97’de Onların sana ve ashabına söylemeye devam ettikleri mantıksız, incitici, çirkin sözler yüzünden senin canının sıkıldığını andolsun biliyoruz. şeklinde mevcuttur.

 

Bu âyette kalp yerine “sadr, göğüs, gönül” ün kullanılması, vesvesenin ârız olduğu yerin göğüs, gönül olması sebebiyledir. “- İnsanların gönüllerine vesvese fısıldayanın, kötülüğe teşvik edenin şerrinden Allah’a sığınırım.” (en-Nas 5) Vesvesenin giderilmesi, yerine başka şeyin konması, hayrı davet eden vesilelerle mümkündür ki, bu da gönlün hayırlı şeylere açılması, hayırla genişletilip güçlendirilmesiyle mümkündür. Kalp, aklın ve marifetin yeridir. Kalbin barınağı göğüstür. Şeytan ve şeytan tıynetli ahlaksız azgınlar, insanların gönlüne girerek akıl ve marifetin yeri olan kalbi sıkıştırmaya çalışırlar. Kalp sıkıştırılınca insan itaatin lezzetini, İslam’ın tadını alamaz. Göğüs, gönül genişletilip güçlendirildiği zamansa kalp de güçlenir ve rahatlar. Zarfın genişliği mazrufun genişliğine sebep olur. Göğsün genişletilmesi, hal ve istikbalde, dünya ve ahirette bütün hedefleri göstererek her güçlüğü yenecek büyük bir ruh ile şaşkınlıktan hidayete, kederden sevince, sıkıntıdan genişliğe ermek, o güce kavuşturulmaktır. Hüznü gidererek, sevinç verecek şeyleri idrak için bir açma genişletmedir. Sıkıntıyı kaldıracak, gamı kederi dağıtacak geniş bir nefes aldırma şeklindeki bir sebep, bir duygu, bir ilham ile insanda olmayan veya insan tarafından bilinmeyen sevinci mucip bir şey ortaya çıkar ki, bu bir kitabı açıklamak manasına gelen şerh gibidir. Bu mana, mübalağa için, kalbin korunağı olan göğüste kullanılmıştır. Bir şeyin genişlemesi, zarfının da genişlemesini gerektirir. Bu sebeple sevince, yayılma ve genişlik, zıddına da sıkılma ve darlık denir. Göğsü şerh etmek, göğsü bağrı açıp genişletmek; kalbe ferahlık vermek ve nefsi herhangi bir fiil ve söze açıp neşe ve sevinç ile kabul manasınadır. Maddeten göğsü ve kalbi açmak ve yarmaktan   ziyade, manevi olan bu ameliye sevinç ve açılma manasına anlaşılır. Sadrın ve kalbin genişliği, malumatın ve bilginin çoğaltılması manasına da gelir. Malumat çoğaldıkça sadrın da  geniş olmasının lazım geleceği düşünülür. Bazen da bununla nefistekinin çoğaltılması kastedilir.  Sadrın-göğsün genişletilmesiyle nefsin, kudsi kuvvetlerle ve ilahi ruhla teyidi anlaşılır. Bu göğüs genişlemesi ve sevinç ed-Duha suresinin indirilmesiyle gerçekleşmiştir.

1 Andolsun, kuşluk vaktine! 

2 Andolsun, sükûnet bulduğu zaman geceye! 

3 Rabbin seni terketmedi ve sana gücenmedi. 

4 Andolsun, senin için âkıbet, tebliğe başladığın ilk günlerden, ümmetinin geleceği, geçmişinden, âhiret, ebedî yurt dünyadan daha hayırlıdır. 

5 Rabbin sana nimetlerini ihsan etmeye devam edecek, sen de hoşnut olacaksın. 

6 Seni, eşsiz, benzersiz bir yetim bulup da, yurt-yuva  ve peygamberlik vermedi mi? 

7 Senin, peygamberlikten, Kur’andan, şeriattan habersiz başına buyuruk bir kavim içinde tek başına olduğunu, hidayeti arzuladığını görüp seni hidayete erdirmedi mi, insanlığa rehber yapmadı mı, insanları sana yönlendirmedi mi?
8 Seni yoksul bulup zengin etmedi mi, donanımsız bulup yeterli hale getirmedi mi?
9 Öyleyse sakın yetimlere, dullara eziklik içinde bir hayat yaşatma.
10
 Yardım isteyenlere, medet umanlara lütuf ve ihsanın esirgenmesine rıza gösterme.

11
 Dur-durak bilmeden Rabbinin vahyi, sana ihsan ettiği peygamberlik nimeti sebebiyle şükrünü eda etmek için tebliğe devam et!
 Ed-Duhâ sûresinin ilk üç âyeti, kısa bir müddet ara verilen vahyin tekrar devam edeceği ile ilgili kısımdır. Özellikle 4, 5, 7, 8 ve 11. ayetler Hz. Peygamber (s.a.v.)’in göğsünü genişleten ve gönlünü ferahlandıran âyetlerdir. Hz. Muhammed (s.a.v.)’in daha peygamber olarak görevlendirilmesinin ilk günlerinden itibaren, kendisinden sonra ümmetinin geleceği konusundaki endişelerini, Allah Teala, ed-Duhâ’nın 4. âyetiyle gidermiştir. İçinde yaşadığı toplumun bozuk düzen halinin düzelmesi, hidayet yoluna, hak yoluna kavuşturulmasını istemiş, bunun da kesinkes gerçekleştirileceği Ed-Duhâ’nın 8. ayetiyle kendisine bildirilmiştir. Bu ayetteki “dâl” kelimesini biz cehalet, yol bilmezlik şeklinde anlamadığımızı; aşırı sevgi, arzu ve istek şeklinde anladığımızı ifade etmek isteriz Bu kelimenin  “dalal” şeklindeki türevi Yusuf Sûresinin 95. âyetinde aynı manada kullanıldığını, Kurtubi, Tefsirinde cahiliyye dönemi edebiyatından örnekler vererek zikretmektedir. Ed-Duhâ’nın 5. âyetinde, “a’tâ” kelimesinin ikinci tümleci (mef’ulu) mahzuf bırakılmıştır. Resûlullah (s.a.v.)’e kendisinin ve ümmetinin ihtiyacı olan her türlü bilgi ve imkânın kesinlikle verileceğine delâlet eder. Bu cümle de te’kid lamıyla kullanılmıştır. Peygamberlik de dahil, kendisine verilen imkân ve kabiliyetlerin ve ümmeti için düzenlenen her türlü emir ve hükmün birer nimet olduğu ve bu nimetlere şükretmesi gerektiği 11. âyette ifade edilmiştir. Bu beş âyetin hepsi göğüs açılması, göğüs ferahlandırılmasıyla ilgili konuları ihtiva etmektedir.  Kendisinin âlem-i bekaya irtihalinden sonra, sünnetinin, hadislerinin, sözlerinin ümmetinin ihtiyacını karşılaması için zâtına cevâmiulkelim – çok manalı özlü sözler söyleme kabiliyeti; kendi dönemindeki farklı lehçeleri konuşan kabile ve aşiretlere, onların kullandığı lehçelerle konuşma ve yazdırma kabiliyeti de, göğüs açma ve gönül ferahlatmaya dahildir. Ayrıca bütün insanlığın peygamberi Hz. Muhammed (s.a.v.)’in farklı mizaçları, ırkları ve değişik inançları yaşayanlar ve kendisiyle kıyasıya mücadele edenlerle en güzel insani ölçüler içinde, usanmadan, yorulmadan mücadelesi de göğüs açmaya dahildir. Kıyamete kadar sorumlu cihanşümul bir peygambere verilmesi gereken bütün imkân ve kabiliyetlerin verildiğini  şerh-i sadr’dan anlıyoruz.  Müfessirlerimiz şerh-i sadr konusunda iki farklı görüş zikretmişlerdir. Hz. Muhammed (s.a.v.) süt annesi Halime’nin yanındayken, emsalleriyle gezip oynadığı sırada bir melek gelip göğsünü yarmış ve ilâhî bir su ile yarılan göğsünün içini yıkayıp tekrar kapatmıştır. Efendimiz (s.a.v.) hayatı boyunca bu suyun serinliğini hep göğsünde hissetmiştir. Enes b.Malik (r.a.)’in Malik b. Sa’saa (r.a.)’den rivayet ettiği bir hadiste Hz. Peygamber (s.a.v) Mirac'a çıkmadan önce, Beytullah’ın yanında uyku ile uyanıklık arası bir haldeyken, içinde zemzem dolu bir altın tasla yanına gelindiğini, göğsünün yarılıp kalbinin çıkarıldığını zemzemle yıkandığını ve yerine konduğunu, sonra iman ve hikmet doldurulduğunu, sonra da Burak’ın getirildiğini anlatıyor.(Müslim, İman 260,264; Tirmizi Tefsir-u Suret’il-İnşirah)

Her iki ameliyenin de şerh-i sadrla-göğüs açma ile alâkalı olduğunu kabul etmemek mümkün değildir. Çünkü Kur’an-ı Kerim ciddi incelenip gözden geçirildiği takdirde, kullanılan kelime ve terkiplerle, hem hakikat manasının hem de mecazın birlikte zikredildiği görülecektir.
Bu konudaki ikinci görüş ise, marifet ve itaatle ilgili görüştür. Birkaç şekilde izah edilebilir; Allah Teala, Hz. Muhammed (s.a.v.)’i insanlara ve cinlere peygamber olarak görevlendirip gönderince, onlara tevhid-i Bariyi anlatıp onları şirkten uzaklaştırmak için yaptığı mücadele, başlangıçta kendisine zor gelmiş, göğsü daralmıştı. Allah Teâlâ, ona öyle âyetler gösterdi ki, onlarla o güçlükleri yenmeye kudret bulunca, karşılaştığı müşkilatlar, gözünde küçülmüştü.  Kalbinden gamı kederi atmıştı. Ailesini geçindirme gailesi kendisini meşgul etmekten çıkmış, insanlardan ve cinlerden gelen eziyetlere önem vermez olmuştu. Onlar gözünde sinekten daha küçüktü. Ne tehditlerinden korkar, ne de mallarına, yaşayışlarına imrenirdi. Medine’de, Cidde tarafından baskına uğranılacağı dedikodusu yayıldığında kimse korkudan hayali düşmanı tesbite gitmezken, Hz. Peygamber (s.a.v.) geceleyin ashabtan birinin atına binmiş, rüzgar gibi gidip gelerek düşman ordusu olmadığını tesbit ederek, herkesin evine gidip istirahatini yapmasını sağlamıştır. Şerh-i sadr dünyayı küçümsemek, âhiretin kemalini bilmek demek olur. Bu da En’am 125’te ifade edilmektedir.             İbni Abbas şerh-i sadrı, Allahın insan gönlünü İslam’a açması şeklinde anlamıştır. Resulullah (s.a.v.)’den rivayet edilen bir hadis-i şerifte; “Ey Allahın Resulü, göğüs açılır mı, gönül ferahlar mı? diye soruldu. Evet buyurdular. Peki bunun işareti, alameti nedir? diye sorulduğunda “huzur bulmayarak bâtıldan uzaklaşır, tekrar tekrar ebedi yurda, ebedi hayata yönelir, ölüm vakti gelmeden önce ölüm için hazırlık yapar” buyurdu.(el-Vesıyt 4/515)

 

Bununla şu ifade ediliyor; Allah’a Allah’ın vaadine ve tehdidine samimi iman, insana dünyada zühdü, ahirete rağbeti, ölüme hazırlanmayı icap ettirir. Bu vadide, şerh-i sadr’ın ikinci açıklaması şudur; Resulullah (s.a.v.)’in sinesi bütün önemli şeylere açılmıştı. Telaş etmez, ızdırap duymaz, şaşırmaz, sıkıntı ve ferahlık kendisi için farketmez, her iki halde de rahat davranır, sorumlu olduğu vazifeyi yerine getirmekle meşgul olurdu. Kalp yerine sadrın kullanılması, açılmanın genişliğine, yalnız bâtında kalmayıp zahirde de tecelli ettiği konusunda uyarı vardır. Yani Resulullah  (s.a.v.)’in sinesi bütün Müminlere merhamet ve şefkatle açıktır.

“Sakın, kâfirlerden birkaç çiftini, bir takımını faydalandırdığımız dünya malına tamah etme, göz dikme. İman etmiyorlar diye üzülme. Mü’minlere kol-kanat ger.”(Hicr 88)

 

Üçüncü izah şekli ise, şerh-i sadr ile, zarar verilme ihtimalinin ortadan kaldırıldığı anlatılıyor. Yani bütün akibetin hayr olmak üzere aleyhine değil, senin lehine göğsünü açtık, gönlünü ferahlattık. Çünkü gafillerde olduğu gibi suni ferahlıkların, sevinçlerin sonu felaket olur. “Kendilerine tebliğ edilenleri, uyarıları unuttuklarında, başlarındaki belâları ve sıkıntıları kaldırıp, onlara her şeyin kapısını açtık. Nihâyet, kendilerine verilen nimetlerle sevinip zevke dalınca da, azabımızla ansızın onları yakalayıverdik. Onlar şaşkına dönüp, birdenbire bütün ümitlerini yitir-diler.” (6/44)         Ayrıca büyük bir sorumluğun, bu sorumluluk sebebi ile böyle bir ameliyenin Allah’ın lütfu olduğu, hem Maide, hem de Cum’a suresinde ifade ediliyor. “Ey iman nimetine kavuşanlar, sizden kimler dininden döner, şerîatından vazgeçer, medeniyetini terkeder, yaratılışına uygun değerlerin yaşandığı hayatî yoldan sa-parsa Allah onların yerine, sevdiği ve kendisini seven, mü'minlere karşı alçak gönüllü, kulluk sözleşmesindeki ortak taahhütlerini, Allah’a iman, kulluk ve sorumluluk bilincini şuur altına iterek örtbas edip inkârda ısrar eden kâfirlere karşı onurlu ve İslâm'ın izzetine sahip, başları dik, kudretli, hükümran bir kavim getirecektir. Onlar, Allah yolunda, İslâm uğrunda, hayatlarını ortaya koyarak, konuşarak, yazarak, hesapsız servet harcayarak cihad ederler. Hiçbir kimsenin kınamasından, dedikodusundan da korkmazlar. Bu azim ve irade,bu kararlılık Allah'ın bir lütfudur. Böyle bir sorumluluğu sünnetine, düzeninin yasalarına uygun olarak, iradesinin tecellisine tâbi, akıllı ve sorumluluğunun idrakinde olan kimselere verir. Allah'ın rahmeti geniştir. İlmi herşeyi kucaklar.”(5/54). “O peygamberinin tebliğini, eshab ile birlikte aynı çağda yaşamayan, daha sonra gelecek bütün diğer kavimlere, insanlara, mü’minlere ulaştıracak, vicdanlarını te-mizleyecek, Kur’ân’ı ve sünneti öğretecek mü’minleri görevlendiren, müesseseleri kurdurandır. O kudretlidir, hikmet sahibi ve hükümrandır. Böyle bir sorumlulukla görevlendirilmek Allah’ın bir lütfudur; bunu sünnetine, düzeninin yasalarına uygun olarak iradesinin tecellisine tabi akıllı ve sorumluluğunun idrakinde olan kimselere verir. Allah büyük lütuf sahibidir.” (62/3-4)             El-İnşirah Suresi’nin 2. ve 3. ayetlerini birlikte açıklamak yerinde olur kanaatindeyim. 2.ayetle 3.ayetteki kelimeler arasında sıla-mevsul münasebeti vardır.             “Vedaa” “an” edatı ile kullanıldığında indirmek, hafifletmek manalarına gelmektedir. “Vizr” kelimesi ise, bilerek işlenen günah ve ağır yük manalarına gelmektedir. Bu kelimenin başka manaları varsa da, bu ayette bu iki manadan biri düşünülebilir. O da ağır yük, ağır sorumluluk manasıdır. Peygamberlerin bilerek günah işlemeyecekleri bedahet derecesinde açıktır. Allah tarafından, hem peygamberlikten önce, hem de peygamberlik görevlerini ifa ettikleri sırada korunmuşlardır.         “Ey Allah'ın Rasûlü, Rabbinden sana indirileni, Kur’ân’ı tebliğ et. Eğer bunu yapmazsan, Allah'ın sana yüklediği peygamberlik görevini ifa etmemiş olursun. Allah, insanların saldırılarından, suikastlerinden seni koruyor, korumaya alıyor. Allah kulluk sözleşmesindeki ortak taahhütlerini, Allah’a iman, kulluk ve sorumluluk bilincini şuur altına iterek örtbas edip inkârda ısrar eden kâfir bir kavmi doğru yola sevketme lüt-funda bulunup başarıya ulaştırmayacak.” (el-Maide 67).          Peygamberlikten önce korunduklarıyla ilgili de, İslam’ın Peygamberi Hz. Muhammed (s.a.v.)’in hayatında örnekler vardır. Sıla edatından sonraki cümlede ise, ağır yükün ve sorumluluğun  vasfı belirtilmektedir. Sırtı, beli çatırdatan, kemikleri birbirine geçiren, yükleneni inleten, ağır yük, büyük sorumluluk manasınadır. Kur’an-ı Kerim’in bütünlüğüne riayet ederek, ed-Duha Suresinin ilgili ayetleriyle irtibatlandırdığımızda, bu iki ayetten iki anlayışa ulaşabiliriz. Bu, Kur’an-ı Kerim’in vecizliğinin bir sonucudur.             Birisi Peygamberlikten önce cahiliye devrindeki insanların Hak yoldan uzak, batıl  bozuk düzen içindeki  yaşayışlarının, doğru yolu bulamamalarının Hz. Muhammed (s.a.v.) üzerinde yarattığı büyük sıkıntı. Bu ayeti, Hz. Muhammed (s.a.v.)’i yol bilmez kabul edip kendi üzerinde yarattığı sıkıntı şeklinde anlamak, Kur’an-ı Kerimdeki deliller muvacehesinde doğru değildir. Hz. Muhammed (s.a.v.)’in kendisine vahiy gelmese de,yakılmasa da çevresine aydınlık verecek bir zeytinyağı gibi olduğunu, Kur’an-ı Kerimin kendisine indirilmesiyle nur üstüne nur haline getirildiğini, Allah Teala en-Nur suresi 35. ayetin sonunda beyan buyurmaktadır.        “Allah göklerin ve yerin hayatiyetlerini, ihyalarını sağlayan nûrudur, göklerde ve yerde yaşayanların önünü ve ufkunu aydınlatır, hidayet rehberlerini gönderir. O’nun nuru, üzerinde sabah aydınlığına benzer ışık veren bir direkteki lambaya benzer. O ışık kristal bir ampul içindedir. Kristal ampul, doğu ve batı güneşinden istifade etmeyen faydalı, bereketli zeytin ağacı gibi doğu ve batı medeniyetinden etkilenmemiş bir medeniyet ağacından yakılan, peygamberler soyundan gelen sanki inciye benzer parlayan bir yıldızdır. O ağacın mahsulünden elde edilen yağ, neredeyse yakılmasa da çevresini aydınlatır. İşte bu, nur üstüne nurdur, kat kat aydınlıktır, Muhammed’dir, Kur’an’dır. Allah, sünnetine, düzeninin yasalarına uygun olarak, iradesinin tecellisine tâbi, akıllı ve sorumlu varlıkları nuruna ulaştıracak hidayet vesileleri, hakka yönlendirici, aydınlatıcı bilgiler veriyor. Allah işte böyle benzetmeler yaparak dini hakikatları,insani ve ahlaki değerleri insanlara açıklıyor. Her şey Allah’ın ilmi, planı, iradesi dahilinde cereyan etmektedir.”        Ayrıca “dâl” kelimesinin aşırı sevgi manasına geldiğini Kurtubi, Yusuf suresinin 95. ayetinin tefsirinde, cahiliye dönemi edebiyatından örnekler vererek anlatmaktadır.  Yanındakiler:“- Allah’a yemin olsun ki sen, Yusuf’a olan sevginin geçmiştekine benzer sarhoşluğu içindesin” dediler.”      Hz. Muhammed (s.a.v.) bir taraftan kavmini ve insanlığı doğru yola iletmek, diğer taraftan kendisini yoktan vücuda getiren, yetim iken barındırıp yetiştiren, hayat, akıl ve güzel seciyeler ve benzeri nimetler veren Allah Teala’nın, üzerindeki nimetlerini görmüş ve bu büyük nimetlere karşı Rabbine nasıl ve ne yolda itaat ve hizmet edeceğini bilememiş olduğundan vicdanında büyük ızdıraplar duymuştu. Bu ızdırabın cüz’i bir kısmını Hılf’ul Fudul ile gidermeye çalıştı. Peygamberlik görevinin kendisine verilmesiyle bu ağır yük kendisinden kalkmıştır. Bir yükün, bir sorumluluğun ağırlığı, vermiş olduğu eziyet ve elem ile mütenasiptir. Allah Teala Ona böyle bir sorumluluk lütfetmiştir. Büyük bir mükâfat için nice ağır yükler, acı kederler bir nimet ve lütuf şevkiyle karşılanınca haz ve sevinç içinde kolaylıkla çekilir. Cömert ve âlicenap kimseler verilen nimete, yapılan lütuf ve ihsana karşı gereken hizmeti yapıp yapamadığının veya o nimeti yerinde sarf edip edemediğinin endişesini, sıkıntısını çeker.23/60 Müslüman nesillerin tevdi ettikleri emanetleri, sorumlulukları, lâyık-ı veçhile yerine getirememe endişesiyle kalpleri ürpererek gelecek nesillere aktarmaya,  verdikleri zekâtı, sadakayı, vergiyi kabul edilmeme endişesiyle kalpleri ürpererek vermeye devam edenlerdir.  Onlar da kesinlikle rablerinin huzuruna vararak hesap verecekler.Şayet bir hizmet yolu bulamamışsa o nimete nail olmaya devam etmek kendisine ağır gelir. 92/19 ayetinde anlatılan gibi olmak ister. “Mal vererek ihsanda bulundukları hiçbir kimsenin, kendilerine bir mukabeleleri bir şükran borçları da yoktur.”         Nimeti veren hizmet teklif edince, o hizmet ağır bile olsa onu yerine getirmeyi canına minnet bilir, o ağırlık ona hafif görünür, zorluklar kolaylığa döner.            İkincisi Peygamberlik görevinin hakkıyla alınma ve ifasındaki büyük sıkıntı ve sorumluluk endişesini ve girişeceği cihattaki başarının derecesini; bu konuda kusur işlediği takdirde Hak ve halk karşısındaki tehlikeyi düşünmektir. Buna Peygamberlik sorumlulukları denir. 35/28 ayeti mucibince, ilim ziyadeleşip marifet arttıkça Allaha saygı ve korku da, sorumluluk da artıyor. “İnsanlar, canlı mahlûklar ve sağmal hayvanlar da çeşit çeşit renklere sahip. Bit-kilerde ve tabiatta da bu çeşitlilik var. Kul-ları arasından ancak âlimler gereğince Al-lah’tan korkar. Allah kudretli ve hüküm-randır. Her şeyi koruma kalkanına alır, çok bağışlayıcıdır.”         Hz. Peygamber (53/5-6)  ayetlerinde belirtilen Cibril ile karşılaşmasında bütün gücünü-kudretini saran heybetli bir kudretin istilası içinde titremiş kalmıştı. Buna tedricen alıştıktan sonra da, etraftan kafirlerin eza, cefa ve her türlü dedikodularla husumet ve düşmanlıklarını görmeye başlamıştı. Henüz 5/67 deki va’di ve tebliği, 93/4-5 deki va’di ve müjdeleri almamıştı. Bir müddet dinlendirilmek üzere vahye ara verilmesinden dolayı duyduğu yalnızlık ve işittiği hırpalayıcı sözlerden dolayı çok kederlenmişti. Kendisini sadece dünyevi elemler değil, Rabbine karşı bir günah işlemiş olma endişesiyle uhrevi gamlar da sarmıştı. İşte bunlar onun sırtına yüklenen, belini kıracak gibi kemiklerini çatırdatan, yüreğini sızlatan bir sorumluluk, ağırlığı hissedilen bir yük gibi boynuna yüklenmişti. Cenab-ı Hak vahyin devamı ve ed-Duha’nın indirilmesiyle bunların bir kısmını büsbütün üzerinden atmış, bir kısmını da onu alıştırmak, kendisine ve ahirete olan keşfini bilgisini artırmak suretiyle hafifletmiş, sonra da, dünyayı sivrisineğin kanadına denk bile değil diyecek derecede, kalbine ferahlık, nefsine ilahi bir kuvvet vermiş, Kur’anın feyziyle dünya ve ahiret nam ü şanını, anılma ve itibarını yükseltmeye başlamıştır.(Buhari,Tefsirü Suret-i Kehf 6;Müslim,Münafikun 17,Tirmizi,Zühd 13;İbn Mace,Zühd 3;Müsned-i Ahmed 57154,157)        El-İnşirah Suresi’nin 4.ayetinde, Hz.Muhammed (s.a.v.)’in Allah tarafından namının ve şanının yükseltildiğinden bahsedilmektedir. Bazı kimselere verilen ve sonuçları itibariyle haklarında afet olan şöhretler gibi, aleyhe değil, sırf lehine yükselttik manasını ifade edebilmek için, “senin lehine” ifadesi şöhretten önce zikredilerek, tekrar tasrih edilmiştir. Bu ayetteki zikir, 21/10 ayetindeki gibi şeref ve şan manasınadır. “Andolsun size, içinde haklarınızı ve sorumluluklarınızı, ilâhî emirleri ve günahtan korunma yollarını, dininizi, şeriatınızı, şanınızı şerefinizi yükseltecek hükümranlık esaslarını hatırlatan, insanı ve insanî değerleri anlatan bir kitap, Kur’an indirdik. Hâlâ bu kitabın mahiyetini, manasını kavra-mayacak mısınız?”Kur’an ve zikir manasına olması da mümkündür. Resulullah (s.a.v.)’in nam ü şanının yüksekliği,2/253 ayetinde geçen  ifadesiyle, enbiya ve Resuller içinde derecelerle yüksekliğidir. “O görevlendirdiğimiz rasullerin bir kısmını diğerlerinden üstün kıldık. Onlar-dan bazılarıyla Allah konuştu. Bazılarının da mertebelerini, makamlarını yükseltti…” Nam u şanının, Allah’ın (cc) adıyla birlikte anılmaya devam etmesidir. Ebu said el Hudri (r.anh)’ın rivayet ettiği bir hadiste, “Ben anıldıkça sen de benimle birlikte anılıyorsun.” buyrulmaktadır.(Beyhaki,Delail’ün-Nübüvve;es-Sünne,Ebu Bekr b. Halel, Hılyet’ül-Evliya, Ebu Nüaym)Kelime-i tevhitte, kelime-i şehadette, bütün dünyada arlıksız okunan ezanda, kamette, tehiyyatta, Cuma günü minberlerde, cenaze namazlarında, Safa’da, Merve’de, Ramazan bayramında, Kurban bayramında, Teşrik günlerinde, Arafat’ta, şeytan taşlanan yerlerde, nikah kıyılırken, yeryüzünün doğularında batılarında Allah (cc) ile birlikte anılmaktadır. Bir kimse Allah’a ibadet etse, cenneti ve cehennemi tasdik etse de, Muhammed (s.a.v.)’in Allah(cc)’ın Resulü olduğunu kabul ve şehadet etmese, ibadeti kendisine hiçbir fayda sağlamadığı gibi, kafir olur. Resulullah’a itaatin Allah’a itaatle birlikte zikredilmesi; Resulullah’a itaatin Allah’a itaat sayılması,Hz.Muhammed s.a. e biat edenlerin Allaha biat etmiş kabul edilmesi, Muhammed (s.a.v.)’in Allah’ın (cc) Resulü olduğuna, Allah’ın şahitliliğinin yeterliliği, Hz.Muhammed (s.a.v.)’in derecesinin yüksekliğine yeter delillerdir.             Ayrıca, Kur’an-ı Kerim’den önce indirilen ilahi Kitaplarda hem zikredilmiş, hem müjdelenmiştir. Kesinlikle tebliğ ettiği din, bütün  rejimlere hâkim olacak bir dindir. Gökte meleklerin yanında, yerde müminlerin yanında nam ü şanı yüksektir. Ahirette ise kendisine Makam-ı Mahmud verilerek, en büyük payelere kavuşturularak kimselere nasip olmayan yüce makamların sahibidir.           Beşinci ayetin evvelindeki “fa önceki dört ayetle, sonraki 5. ve 6. ayetlerin irtibatını yahud “fa-i ta'liliyye” olarak önceki ayetleri ta'lil ile irtibat şeklinde kullanılması ilerisi için va'di ifade eder. Te'kid edatı ise o va'din kesinlikle gerçekleşeceğinin delilidir. Her iki ayetteki usr/zorluklar belirlilik edatı olan lam-ı tarifle kullanılmıştır. 6.ayetteki el-usr/zorluk ile 5.ayetteki el-usr/zorluk aynıdır. Yani iki defa tekrar edilen aynı kelimeyle tek mana, tek husus kastedilmektedir. Yusr-kolaylık kelimesi nekre yani belirsiz olarak zikredilmiştir. Bu 5.ayetteki yusr-kolaylık ile 6.ayetteki yusr-kolaylık'ın farklı farklı kolaylıklar, kolaylık yolları olduğunu ifade eder. Askerin elinde bir kılıç vardı, cümlesini iki defa tekrarladığımız zaman,  askerin tek,kılıçın iki olduğunu ifade eder. İbn Abbas (r.anh.)'tan rivayet edilen bir hadiste, Allah Teala “İki kolaylık arasında bir güçlük yarattım, bir güçlük iki kolaylığı asla altedemez.”  buyurmuştur.(el-Ferra, Mean’il-Kur’an3/275) Resulullah (sav) de; “Bir güçlük iki kolaylığı asla altedemez.” buyurur.(Muvatta’, Cihad 6)5 ve 6.ayetler böyle anlaşıldığı gibi, 6.ayet, 5.nin tekrar cümlesi de olabilir. Aynen el-Mürselat suresinin 15.ayeti gibi. Bundan maksadın mananın ruhlara yerleşmesi, kalplerde yer edinmesi içindir. İki kolaylıktan maksat, dünyadaki kolaylıktır. Ülkelerin ve kalplerin fethini içine alır. İkinci kolaylık da ahiret kolaylığı, cennetle mükafatlandırılmadır. Tevbe 52'de ifade edildiği gibidir. “- Siz, bizim için, ancak iki iyilikten, zafer veya şehadetten birini beklemektesi-niz. Biz de, Allah’ın, ya kendi katından ve-ya bizim ellerimizle size bir ceza vermesini bekliyoruz. Haydi bekleyin. Biz de sizinle beraber beklemekteyiz.” de. İki iyilikten biri dünyada zafer, ikincisi ahirette mükafattır. Yusr-kolaylık'ın nekre yani belirsiz gelmesi, yusr-kolaylığın büyüklüğüne delalet eder. Güçlükle kolaylık uzun süre birarada olamayacakları gibi, birbirine de zıttırlar. O halde göğsün açılması, ağır yükün sorumluluğunun hafifletilmesi, kaldırılması, nam ü şanın yükseltilmesi madem ki gerçekleşti, senin çektiğin zorlukla, güçlükle beraber büyük kolaylıklar da varmış, daha da var olacaktır. Seni kolaylığa erdirdik, erdirmeye de devam ediyoruz,denilmek isteniyor. 5. ve 6. ayetlerde geçen “beraber” kelimesinin yerine 65/7'de görüldüğü gibi “sonra” kelimesi kullanılmıştır.  Eli geniş, imkanları bol olan, bol nafaka versin. Geçim darlığı çeken de, Allah’ın kendisine ihsan ettiği nimetlerin, imkânların bir kısmını nafaka olarak versin. Allah hiç kimseyi, verdiği nimetlerin ve imkânın üstünde yükümlü tutmaz, mükellef kılmaz. Allah her güçlüğün ardından bir kolaylık planlayıp hazırlar.” Bu üç ayet, bu iki kelimenin, birbirlerinin yerine kullanılabileceğini gösterir. Zorlukla karşılaşınca, kolaylığa erilir. Allah’ın İzniyle sabrederek mücadeleye devam edenler, tahammüllü davrananlar kolaylığa ererler. Kolaylığın var olması, herkesin mutlaka kolaylığa kavuşacağı manasına da gelmez. Kolaylığa inanıp güçlüğü göğüsleyebilenler kolaylığa erer. Ayetler, bir zorlukla karşılaşırsan onu bir kolaylığın takibedeceğini veya beraberinde bir kolaylığın bulunduğunu bil,bu vadi tasdik et, zorluktan yılma, onu da ferah bir gönülle karşıla. Zorlukla kolaylık birbirlerini takip ederler, biri diğerinden sonra gelir. Aynı yere gelmeleri itibariyle, birlikte düşünülebilirler. Bir yandan zor görünen bir şeyde, diğer yandan kolaylık olabilir. Kolay yolunu bularak yapabilen kolaylığa erer. Her zorluğu bir kolaylığın takip edeceğine inanmak da, o zorluğun yolun sonunda değil, beraberinde bulunan bir kolaylık yönüdür. Bu sebeple 92/ 6-7 ayetlerde, hüsnayı” tasdik eden, ona göre gayret sarfeden müminler için her zorlukta iki kolaylık var, biri dünyevi, biri uhrevidir. “Kim en güzeli, Kelime-i Tevhid’i tasdik eder, Allah yolunda harcadığı malın bedelinin daha güzeliyle yerine geleceğine inanırsa, ona da ihsan edeceğiz. En kolay olan için, hayır için, ona kolaylık ihsan edeceğiz. Başarılı olmayı onda meleke haline getireceğiz. Ona vicdan rahatlığı ve âhiret saadeti müyesser kılacağız.”     Rasulullah (sav) bu ayetler nazil olunca, sevinçle gülerek ashabının yanına gelmiş ve “Bir zorluk, asla iki kolaylığı altedemez.” buyurmuştur.(Muvatta’, Cihad 6) El-İnşirah’ın 5. ve 6. ayetlerini okumuştur.   Kolaylığın varlığı, herkes için kolaylık olacağı manasını gerektirmez. Mesela, kafire ölüm ve cehennemde ne kolaylık var? gibi sual sorulmaz. Cennet vardı ama o iman etmedi diye cevap verilir.          Zeyd b.Eslem’den rivayet edilen bir eserde Ebu Ubeyde (r.a.) Hz.Ömer (r.a.)’e Bizanslıların çokluğunu ve onlardan korktuğu endişesini yazmıştı. Hz. Ömer cevaben ona;       “ - Mümin bir kalbe herhangi bir şiddet inerse, Allah Teala ona o şiddetin peşinden gamı kederi dağıtacak bir çıkış yolu verir. Bir zorluk iki kolaylığı altedemez.” diye yazmıştı. (Muvatta’,Cihad 6)) Bu mektupta “mümin bir kalbe” denilmekle imanın gereği olan huzur ve sabrederek mücadeleye devama da işaret vardır. Sızlanan müminin ahiret sevabını zayi etmesi de bu geniş anlayışa aykırı olmaz. Bununla beraber hepsinde de bütün hükümler, Allah’ın meşietine/kainata koyduğu ilahi düzenin kurallarına uygunlukla sınırlıdır. El-İnşirah suresinin 7. ve 8. ayetleri, önceki 6 ayetle yakından irtibatlıdır. 7. ayetin başındaki “fa” bu irtibatı çok açık bir şekilde göstermektedir. Bir işi ibadeti bitirip boş kaldığın vakit, iş bitti diye rahata kavuştuğunu düşünüp gevşeme. Yine zahmeti seç, diğer bir ibadet için kalk çalış. Yorul. Farz bittiyse, nafileye geç. Namaz bittiyse duaya geç. Savaş bittiyse Rabbine ibadete yönel. Dünya işlerin bittiyse ahirete hazırlık için yorul. İndirilen vahiyleri tebliğ işini bitirdiysen, düşmanlarınla nasıl mücadele edeceğinin planlarını yap, onlara karşı cihat yaparken yorul. Ki kolaylık artsın, şükürde devam etmiş olasın. Kolaylık, tembelliğe, atalete sebep olmamalı, çalışmayı, gayreti teşvik etmelidir ki, onun peşinden bir kolaylık daha gelerek, gelişme hasıl olsun.         8. ayette ise, tümleç (mef’ulu bih gayri sarih) cünlenin başına, fiil sona getirilerek te’kitli bir cümle kurulmuştur. Yalnızca Rabbinden iste. Her ne umarsan ondan um. Sebeplerde ve maksatlarda bağlanıp kalma. Başka hedeflerle ilgilenme. Bütün çalışmalarında yalnızca O’na yönel. Bütün lütuf ve ihsan onundur. Bu sebeple sadece nimete ve esere rağbet ile kalma. Nimetten, nimeti vereni görüp, ona doğru yürü, onun için çalış. Duanda ondan iste. İhtiyaç anında ona yönel. Düşmanlarına karşı yardımı ondan talep et. Halis niyetler içinde isteklerde bulun. Kesinlikle ameller niyetlere göre değerlendirilir. Nimetler külfetlere göredir, külfetlerle orantılıdır. Bir işte, bir meselede sıkışıklık başladığı zaman gelişme, genişleme hasıl olur.          8 ayet olan el-İnşir-a Suresinde ve bu sure ile irtibatlı olan ed-Duha Suresinde doğrudan muhatabın Hz. Muhammed s.a olduğunu görüyoruz. Kuran-ı Kerim’in diğer surelerinde bu surelerdekine benzer hitapların ve muhatapların olduğunu da biliyoruz.. Kur’an’ın bütünlüğünü dikkate aldığımızda Hz. Muhammed s.a. ile birlikte birinci derecede Kur’an’ı okuyan her müminin, bütün müminlerin muhatap alındığını anlıyoruz. Kur’an’ın Hz. Muhammed s.a.e indirildiğinde şüphe yoktur. Onun, Kur’anı bütün insanlara tebliğ ile mükellef olduğunda, insanlığın tamamına hitap ettiğinde de şüphe yoktur. Bazı yerlerde tekil muhataba hitabederken bazı yerlerde çoğul muhataba hitabetmektedir. Kıyamete kadar baki, son ilahi, evrensel kitaptan insanlık tek tek veya toplum olarak bütün ayetlerinden mesüldür. Kuran’ın hiçbir ayeti boş yere indirilmemiştir. “Şimdi ve daha sonra Kur’ân’a, kenarından köşesinden, açık ve gizli, boş, gereksiz, düzeltilmeye, değiştirilmeye muhtaç, hükümsüz bir söz, bâtıl karışmamıştır ve karışmayacaktır. O, övgüye, şükre lâyık, hikmet sahibi ve hükümran olan Allah’ın bölüm bölüm indirdiği bir kitaptır.”(41/42)             el-İnşirah Suresinin el-Enam 125, en-Nahl 106, Taha 25, el-A’raf 2, Hud 12, el-Hıcr 97, ez-Zümer 22 ayetleri ile birlikte anlamak gerekir. 7/2, 11/12, 15/97, 39/22  ayetlerde Rasulullah s.a’in Kur’an’ı, İslamı tebliğ sırasında ruhunun, göğsünün daraldığını; eş-Şuara 13’de Hz. Musa a.s’ın da peygamberlik görevini ifa ettiği günlerde, insanlarla, toplumla mücadele ederken, ruhunun, göğsünün daraldığını görüyoruz.7/2 Bu sana indirilen bir kitaptır, Kur'an'dır. İnsanları Kur'an ile uyarırken, mü'min-lere öğütler verirken, bu kitaptan dolayı kalbinde bir şüphe, göğsünde bir sıkıntı olmasın.11/12 Belki de sen, onların:“- Ona bir hazine indirilseydi veya onunla beraber bir melek gelseydi” diyerek seni yalanlamaları endişesiyle sana vahyolunan âyetlerin bir kısmını tebliğ etmeyi terkede-ceksin ve bu yüzden ruhun daralacaktır. Unutma ki, sen sorumluluk, hesap ve ceza-yı hatırlatan bir uyarıcısın. Her şeyi denetleyen, her şeyin kaydını yapan, hesabını soran, himaye eden Allah’tır.15/97 Onların sana ve ashabına söylemeye devam ettikleri mantıksız, incitici, çirkin sözler yüzünden senin canının sıkıldığını andol-sun biliyoruz.26/12 Mûsâ: “- Rabbim, beni yalanlamalarından korkuyorum” dedi.26/13 “- Göğsüm daralıyor, dilim dönmü-yor. Hârûn’a da, özgürce sorumluluklarını yerine getirmek üzere peygamberlik, elçilik görevi ver.”                Böyle zorlu, ağır bir mücadelenin ilahi lutfa nail olanlara verildiğini de el-Maide 54, el-Cuma 4 ayetlerini zikrederek anlatmıştık. Peygamberlik gibi büyük, ağır sorumluluklara muhatap olanların vahye muhatap olmaları sebebiyle göğüslerindeki açılmanın, ruhlarındaki ferahlamanın da büyük olduğunun bilinmesi gerektiğini belirtmek isterim.            Hz. Muhammed s.a’in sorumluluğuna eş, Kur’an’ı Kerim’in yüklediği sorumluluklara, İslam Dininin sorumluluğuna sahiplenenlerin de peygamberlerinki kadar olmasa da göğüslerinin açılacağını, gönüllerinin ferahlayacağını  bu suredeki ayetlerden anlamak mümkündür. İslam dinine girmenin, İslam ilkeleriyle yaşamanın doğrudan göğüs açılmasına, gönül ferahlamasına vesile olduğunu el-Enam 125, ez-Zümer 11 ayetlerinden anlamaktayız. 6/125 Allah kimi hidâyete erdirmek isterse, gönlünü İslâm’a açarak ferahlık verir. Kimin de, hak yoldan uzaklaşmasına, dalâleti tercihine özgürlük tanımak isterse, sanki güçlükle göğe yükselirken nefes almakta zorlandığı gibi, artan oranda o kimsenin göğsünü sıkmaya, bunaltmaya devam eder.  Allah inanmayacakların boyunlarına, pis, kâfir, lânetli ve ceza mahkûmu yaftasını takarak işte böyle sıkıntıya sokar.     20/25 Mûsâ:“- Rabbim, gönlüme ferahlık ver” dedi.          39/22 Kalpleri kararmış, katılaşmış, kafaları kalınlaşmış, yüzlerinin nuru silinmiş kimseler, Allah’ın kafalarını, gönüllerini İslâm’a açarak ferahlık verdiği, Rablerinden gelen bir nûra, Kur’ân’a kavuşmuş olan kimseler gibi midir? Allah’ı zikirden, Allah’ın övünç kaynağı Kur’ân’ından ve namazdan uzak, kalpleri katılaşmış, kafaları kalınlaşmış olanların vay haline! Onlar başlarına buyruk bir hayat, koyu bir cehalet, dalâlet ve bozuk düzen içindedirler.        Göğüsün, gönlün islama açılmasını, ferahlamasını, Allah Teala’nın insanı doğru yola, hak yola iletmesi, Allah tarafından aydınlatılan nurlu bir yola kavuşturulması ifade ediyor. İslamdan uzak, bozuk-düzen, helake maruz bir hayat yaşamayı da, hayatın en zaruri ihtiyacı olan oksijeni devamlı azalan bir ortamda yaşamaya, yani devamlı göğüs daralmasına, nefes daralmasına benzetiyor. Bu sebeple Allah’ı zikirden uzaklaşarak kalpleri taşlaşanları kınıyor. İmanda zaafa düşerek gönlünü küfre açanların ise Allah’ın hışmına uğrayacağı ifade ediliyor. 16/106 Kalbi, aklı iman ile huzur ve sükûn bulduktan sonra, küfre zorlananlar hariç, kim iman ettikten sonra Allah’ı inkâr eder, tekrar küfre saplanırsa, gönlünü küfre açarsa, işte Allah’ın gazabı, hışmı bunlaradır. Onlara büyük bir azap vardır.             Allah’ın yardımının, Allah’ın Kur’an ve peygamberle gösterdiği yolun müminlerin göğüslerine, kalplerine; göğüslerindeki ve kalplerindeki büyüyen ve büyütülen sıkıntılarına şifa olacağı beyan ediliyor.9/14 Onlarla savaşın. Allah sizin ellerinizle onları cezalandırsın, onları rezil rüsvay etsin. Size yardım ederek onlara galip kıl-sın. Mü’min toplumun gönüllerine ferahlık versin.10/57 Ey insanlar, size Rabbinizden bir öğüt, gönüllere bir uyarı, ruhlara bir şifa, mü’min-lere bir hidayet rehberi ve rahmet, Kur’an gelmiştir.             İmanı kavi, amel-i salihi kamil müminlerin düşmanların kalplerini, göğüslerini, ruh dünyalarını allak bullak edeceğini, dehşete düşüreceğini belirtiyor.             İman ile İslam ile göğüs açmayı gönül ferahlatmayı ortaya koyan Kur’an müminlerin ümitsizlik batağında boğulmayacağını da ifade ediyor.    39/53 “- Günah işledikleri, ifrata gittikleri için, iç dünyalarındaki açmazlardan, vicdan muhasebesinden kurtulamayarak, ey kendilerine, birbirlerine kıyan, cahilce hatalı davranan kullarım! Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyin. Allah bütün günahları affeder. Doğrusu O, çok bağışlayıcı, engin merhamet sahibidir.” diye benim adıma ilan et.             Peki, ümitsizlik batağında boğularak intihar eden insanların, müminlerin sayısı niçin gün geçtikçe artıyor? Bunlar el-İnşirah Suresini okumuyorlar mı? Bunlar Kur’an’ın şifa, imanın ümit kaynağı olduğunu bilmiyorlar mı?         Ümidin kaynağı iman zaafa uğradığı, İslam salih amellerle beslenmediği için milletimizi koruyamıyoruz. Milletin, milli ruhdan yoksun bırakılması; bu sebeple milli bünyede başlayan yangın, bu yangına, batıya entegre olma adına körükle müdahale, ortada millet bırakmayacağa benziyor.Toplumsal dayanışmaya en çok muhtaç olduğumuz günlerde yaşıyoruz.Müminlerin, madden manen birbirlerinin ellerinden tutmaları, bir şey yapamadıları, bir yardımda bulunamadıkları zaman insanlara kolay lık yolları göstermeleri gerekiyor.17/28 Eğer Rabbinin rahmetinden, lütfun-dan umduğun, eline geçmeyen kazançlar-dan, gelirlerden dolayı etrafındaki muhtaçların sıkıntıya düşmelerini önleyemiyorsan, hiç olmazsa imkâna kavuşuncaya kadar, onlara, sıkıntılarını hafifletecek kolaylık yolları göster.2/185 Allah dinî hükümler koymakla, size ko-laylık getirmek istiyor, sizi zora, sıkıntıya sokmak istemiyor.2/280 Eğer borçlu, darlık, ekonomik sıkıntı içindeyse, eli genişleyinceye kadar ona mühlet vermek gerekir.Darda olan borçlulardaki alacağınızı, imanda sadâkatin ve kemâlin ifadesi olan sadakaya, malî mükellefiyetlere sayarak ba-ğışlamanız, bilirseniz eğer, böyle fazileti yüksek, mükâfatı büyük bir davranış, sizin için daha hayırlıdır.           İmanımızı gözden geçirerek yeniden imana, Kur’an ilkelerini benimsemeye, özümsemeye; göğsümüzü gönlümüzü Allaha ve Kitabullaha açarak ferahlamaya ne kadar ihtiyacımız var.  Kaynaklar el-Câmi‘ li-ahkâmi’l-Kur’ân – Ebû AbdullahMuhammed b. Ahmed b. Ebî Bekr el-Kurtubîed-Dürrü’l-masûn – Ahmed Yûsuf el-Halebî.Esrârü’t-tenzîl ve envâru’t-te’vîl– Ebû Abdillah Fahreddin Muhammed b.Ömer Fahreddin er-Râzî.Hak Dini Kur’an Dili– Elmalýlý Muhammed Hamdi Yazýr.Lisanü’l-Arab – Allâme Ebü’l-Fazl CemâleddinMuhammed b. Mükrim b. Manzûr.el-Lübâb fî ulûmi’l-kitâb– Ebû Hafs Ömer b. Ali b. Âdil ed-DýmeþkîMefâtîhu’l-gayb – Ebû Abdullah FahreddinMuhammed b. Ömer Fahreddin er- Râzî.el-Muharreru’l-vecîz fî tefsîri’l-kitâbi’l-azîz– Ebû Muhammed Abdullah b. Galib b. Atýyyeel-Endelüsî.el-Müfredât fî garîbi’l-Kur’ân– Râgýb el-Ýsfahanî.en-Nüket ve’l-uyûn– Ebü’l-Hasan Ali b. Muhammed b. Habîbel-Mâverdî. Tefsîr: İrşâdü’l-akli’s-selîm– Muhammed b. Muhammed b. Muhyiddinel-Ýmâdî Ebüssuûd Efendi.KUR’AN’IN ANLAÞILMASINA DOÐRU - Tefsirî MealTefsîru’l-Kur’ân – Ebü’l-Hasan Ali b. Muhammedb. Habîb el-Mâverdî.Tefsîru’l-münîr – Vehbe ez-Zuhaylî.Tefsîru’n-Nesefî – Ebü’l-Berekât HâfýzuddînAbdullah b. Ahmed b. Mahmûd en-Nesefî.et-Tefsîru’l-vecîz alâ hâmiþi’l-Kur’âni’l-azîm– Vehbe ez-ZühaylîTe’vîlâtü’l-Kur’ân– Ýmam Ebû Mansûr el-Mâtürîdî.et-Teysîr fi’t-tefsîr– Ebû Hafs Necmeddin Ömer b. Muhammedb. Ahmed en-Nesefî.Sahih-i Buhârî, Ebu Abdullah Muhammed b. İsmâil Buhârî.Sahih-i Müslim, Ebü’l-Hüseyin el-Kuşeyrî en-Nisaburî Müslim b. el-Haccac.Suüen’ü Ebi Dâvûd, Süleyman b. Eş’ar b. İshak el-Ezdî Ebû Dâvûd es-Sicistânî.Suüen’ü’t-Tirmizî, Ebû Îsâ Muhammed b. Îsâ b. Serve es-Sülemî Tirmizî.Suüen’u’n-Neseî, Ebu Abdurrahman Ahmed b. Ali b. Şuayb, Neseî.Suüen’ü İbn Mâce, Ebu Abdullah Muhammed b. Yezid er-Rebeî el-Kazvînî İbn Mâce.el-Müsned, Ebu Abdullah Ahmed b. Muhammed b. eş-Şeybânî, Ahmed b. Hanbel.el-Muvatta’, Ebu Abdullah el-Esbahî el-Himyün Mâlik b. Enes.Suüen’ü’d-Dârimî, Ebu Muhammed Abdullah b. Abdurrahman b. Fazl Dârimî.Suüen’u’d-Darekutnî, Ebu’l-Hasan Ali b. Ömer b. Ahmed Dârekutnî.Mecmuatü’l-Vesâilui’s-Siyasiyye li ahdi’n-Nebevî ve’l-Hilafe, Muhammed Hamidullah.Sîret-ü İbn İshak, Ebu Abdullah Muhammed b. İshak b. Yesar b. İshak.Fethu’l-Bârî Şerh-i Sahih-i Buhârî, Ebu’l-Ferec Zeynüddin Abdurrahman b. Ahmed b. Receb.Tuhfetu’l-ahvezî bişerh-i Camii’t-Tirmizî, Abdürrahmen b. Abdürrahim Mübarekfurî.Umdetü’l-kârî şerh-i Sahihi’l-Buhârî, Ebu Muhammed Bedreddin Mahmud b. Ahmed b. Mûsâ el-Hanefî el-Aynî.İrşâdu’s-Sarî li şerh-i Sahihi’l-Buhârî, Ebu’l-Abbas Şehabeddin Ahmed b. Muhammed Kastallauî, Sahih u Müslim bi şerhı’n-Nevevî, Ebu Zekeriyya Muhyiddin Yahya b. Şeref b. Murî Nevevi.Avnü’l-Ma’hud Şerhu Sünen-i Ebî Dâvud.Tecrîd-i Sarih Tercemesi, Ahmed ez-Zelud Ahmed Naim Kamil Miras.es-Sire-İbn Hişam.Sîret ü İbn İshak.Hilye-i Ebu Nuaym.